Nazım ve Aşkları

Yayınlandı: 14 Şubat 2016 / Genel, Şiir - Edebiyat

nazim_hikmet_3Kimileri için 365 günün sadece birisi, kimileri için kapitalizmin oyunu, kimileri için unutulmaması gereken bir gün… Bugün yine 14 Şubat ve bugün yüzyılın en büyük aşıklarından “Nazım Hikmet”in aşklarını anlatacağız.

Nazım ve Nüzhet Hanım

Nazım ve Nüzhet çocukluk arkadaşıdır. Moskova’da üniversite öğrencileriyken evlenirler ancak Nüzhet’in ailesi razı değildir bu evliliğe. Mektuplar yağdırırlar Moskova’ya: “ Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla, senin gibi munis ve uysal bir kız geçinemezsiniz!” derler.111

Bir ara Nüzhet’in sağlığı bozulur ve memlekete döner. Ne kadar tedavi olup iyileşmiş olsa bile, bu bünyesi ile Nazım’a yoldaşlık yapamayacağını düşünür, belki de ailesinin etkisi ile ayrılmaya karar verir. Zaten Moskova nikahı yapılmış olduğu için, boşanmak gibi hukuki bir sorunları da yoktur. Yıkılır şairimiz bu karar üzerine…

Bu evlilik iki yıl sürmüştür. Bu ayrılıktan sonra Şair’in şu şiiri yazdığı söylenir:

“O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
                       bahçesinde ebruliii
                                 hanımeli
                                              açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
                          hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
                         çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
                   hanımeli
                             açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
            yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
           bahçesinde ebruliiii
                     hanımeli
                               açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
                         hanımeli
                                   açan ev..”

Nazım ve Piraye Hanım

Piraye, Nazım Hikmet’in kızkardeşinin arkadaşıdır. Kocasından ayrılmış, bir erkek ve bir kız çocuğu sahibi dul bir kadındır. Şairimizin Piraye’ye yazdığı ilk şiirinin hikayesininde şöyle olduğu söylenir:
Nazım, sevgilisine bir demet mor menekşe ile gitmeye niyetlenmiştir. Ama dostlarının karnını doyurması gerekmektedir. Altın gözlü çocuğun menekşe parasını harcar. 1930 da yazdığı o güzelim şiiri de şöyledir:

“Abe şair,
bizim de bir çift sözümüz var
                                      «aşka dair.»
O meretten biz de çakarız
                                    biraz..

Deli çığlıklar atıp avaz avaz
      burnumun dibinden gelip geçti yaz
                               sarı
                                  tahta vagonları
                                       ter, tütün ve ot kokan
                                                           bir tren gibi.
Halbuki ben
      istiyordum ki gelsin o
          kırmızı bakır bakracında bana
                              sıcak süt getiren gibi…
Fakat neylersin,
          yaz böyle gelmedi,
                yaz böyle gelmiyor,
                     böyle gelmiyor, hay anasını… şey!..

EEEEEEEEEY…
     kızım, annem, karım, kardeşim
                                                  sen
                          başında güneşler esen
                              altın gözlü çocuk,
                                  altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
                                               getiremedim
                                                                 sana! 
Ne haltedek,
      dostların karnı açtı
                           kıydık menekşe parasına! ”

1935’de kimseye haber vermeden evlenirler. İstanbul’a yerleşirler ama rahat olamazlar ki… Nazım Hikmet’in mahpusluk günleri başlayacaktır. O kadar çok şiir yazmıştır ki Piraye’ye, o kadar çok mektup yazmıştır ki “Karıcım, canım karıcığım” hitapları ile başlayan…

“Karıcığım, bu seferki ilk mektubuma senin için yazdığım bir şiir ile başlıyorum:
Saat dört yoksun, saat beş yok
Altı, yedi ertesi gün ve belki kim bilir…
Hapishane avlusunda bir bahçemiz vardı.
Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı.
Gelirdin, yan yana otururduk,
kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde.”

Bu şiir böyle devam etmektedir. Şiirin sonundaki mektup ise şöyle bitmektedir;

“Kuzum karıcığım , bu şiirleri iyi oku.
Yazdıklarımın en ustaları değilse de en yalansızlarıdır.
Seni nasıl yalansız, süssüz, sanatsız seviyorsam; bunlar da öyle… “

“Karıma 2. Mektubumdur” diye yazılan ve Portreler kitabında yayımlanan en ünlü şiir de şudur:

“Bir tanem!
Son mektubunda:
‘Başım sızlıyor yüreğim sersem! ‘ diyorsun.
‘Seni asarlarsa seni kaybedersem;
diyorsun;
‘yaşıyamam! ‘

Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin
kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.

Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.

Fakat
emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazım’a!

Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim…

Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı,
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.”

pirayeDurmaksızın yazar Piraye’ye Nazım Hikmet, sürekli yazar… 1945’lerde gene mahpushanede Piraye Hanım’a hergün bir şiir yazmaya başlar.“Piraye için yazılan saat 21-22 şiirleri”dir bunlar:

“Ne güzel şey hatırlamak seni 
Ölüm ve zafer haberleri içinden.
Hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken..”

Yıllar yılları kovalar hasret ve sevi dolu mektup ve şiirlerle… Ama her aşkın bir sonu vardır…

1946’da Bursa Mahpushanesi’nde yatarken dayısının kızı Münevver’in ziyaretleri sıklaşmaya başlamıştır. Gönlüne sual olunmuyordu şairimizin ve artık Nazım Hikmet ile Münevver aşkı başlıyordu. Şair mektup yazar Piraye’ye ve anlatır durumu tüm açık yürekliliği ile… Piraye Hanım yıkılır ama kimseye belli etmez. Bu arada Münevver bir çocuk sahibi evli bir kadındır. Kocası ayrılmak istemez. Nazım – Münevver aşkı içinden çıkılmaz hale gelir. Nazım Hikmet bu aralar bir mektup yollar Piraye hanım’a, şöyle der:

“Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel.. Sana “gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim, öyleyim işte… Fakat gel… Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalnız bırakma!”

Gelmezse intihar edeceğini söyleyen mektuplar yazar karısına, haberler gönderir. Piraye dayanamaz gider. Daha sonra da Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’a yazıları devam eder. Nazım Hikmet açlık grevi yapmıştır mahpushanede ve rahatsızlandığı için hasteneye yatırılmıştır. Piraye Hanım’la son görüşmelerinin hikayesi de şöyledir:

Özel bir bağışlanma bekleyen şair serbest bırakılacağını düşünmektedir ve gene Münevver Hanım’la görüşmelere başlamıştır. Piraye Hanım bilir durumu ama gene de hastaneye gider ve Nazım Hikmet’e çıktığında evine gelebileceğini söyler. Tam bu konuşma sırasında, kapısı açılır görüşme odasının ve içeriye Nazım Hikmet’in kızkardeşi ile Münevver Hanım girerler. Şairimiz iki arada kalmıştır ve durumu oldukça sevimsizdir. Piraye Hanım çıkar odadan. Bu Piraye ve Nazım’ın son görüşmesidir.

1930 da başlayan aşk 1950 de noktalanır. Bu 20 yıl hep tutuklanmalar ve mahpuslukla geçmiştir. Piraye Hanım kocasını hiç yanlız bırakmamış ve sabırla beklemiştir. Boşandıktan sonra da 1995 yılında ölene kadar da hiçbir gazeteciye tek bir laf etmemiş ve kimseyle bir daha evlenmemiştir.

Nazım ve Münevver Hanım

1938’de Nazım Hikmet Bursa Mapushanesindedir. Bir gün dayısının kızı Münevver gelir ziyaretine. Bir güzellik girmiştir içeriye, üzerinde Fransız parfümleri kokusu ile kendine güveni olan şen şakrak bir kadındır. Münevver ile yaşamaya karar verirler.

“Sen esirliğim ve hürriyetimsin,
Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
Sen memleketimsin…
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
Sen büyük , güzel ve muzaffer
Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

Evli ve bir çocuk annesidir Münevver. Önce Nazım Hikmet’in hapisten çıkacağı düşünülmektedir. Ama mümkün olmayınca çıkması ve kocası Münevver’den ayrılmaya ikna olmayınca, bir pusula gönderir şaire; “kocasından ayrılmasının imkansız” olduğunu bildirir. Açlık grevine başlar Nazım Hikmet.

“Yapraklara, dallara, yeşillere, allara
Nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara..
Yaprak dala, al yeşile yaraşır
Gayrı bundan böyle vermem seni ellere..”

1950’de giren af kanunuyla Nazım Hikmet özgürlüğüne kavuşur. Hapisten çıkınca Münevver’le evlenir. 1951’de oğulları Mehmet dünyaya gelir. “Nazım’ın kopyası , mavi gözlü , sarı saçlı , gürbüz bir oğlandı.” demektedir Vala Nurettin.
Nedense Nazım Hikmet’in askere gitmesi istenmektedir. Nazım Hikmet 49 yaşındadır ve 1918 de Bahriye Mektebini bitirmiştir. İkna edemez kimseyi ve askere sevk kararı çıkartılmıştır. Şair 1951 Haziran’ında Tarabya’dan bindiği bir sürat teknesiyle önce Romen şilebine biner, ordan Varna’ya , sonra Bükreş’e ve nihayetinde Moskova’ya gidecektir. Bundan sonraki yıllar memleket hasreti başlayacaktır.

“Sevgilim, gonca gülüm
Başladı Lehistan ovasında yolculuğum..
Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası
Dedelerimizden biri 1848 Polonya muhaciri.
Belki o Varşovalı güzel kadına,
Senin ikizmişsiniz gibi benzeyişiniz bundandır ,
Belki ben bu yüzden böyle sarı bıyıklı
Böyle uzun boyluyum,
Oğlumuzun gözleri böyle kuzek mavisi…”

Memed’e yazar:

“Ananı üzme oğlum,
Ben güldürmedim yüzünü
Sen güldür.
Anan, ipek gibi kuvvetli, ipek gibi yumuşak;
Anan..
Nineliğinde bile güzel olacak
Onu ilk gördüğüm günkü gibi,
Boğaziçi’nde
Onyedisinde,
Ay ışığı, gün ışığı, caneriği,
Dünya güzeli..”

1958’de Paris’tedir Nazım Hikmet.

“Sensiz Paris gülüm,
Bir havai fişeği
Bir kuru gürültü
Kederli bir ırmak… 
Yıktı mahvetti beni
Paris’te durup dinlenmeden , gülüm
Seni çağırmak…”

1961’de Münevver, oğlu Memed’le birlikte kaçak yollarla Varşova’ya gitmeyi başarır. Yıllardan sonra Nazım Hikmet’le bir otelde biraraya gelirler. Sonra bir ev tutarlar. Münevver, Varşova Üniversitesi’nde bir iş bulacaktır ama Nazım bu yıllar zarfında yeni bir aşk bulmuştur kendine: “Vera”

Durumu Münevver’e açıklar. Bir süre sonra Münevver oğlunu alıp, Fransa’ya geçer. Orada bir Fransızla evlenir daha sonra. 1998 tarihinde Fransa’da vefat eder.

Nazım ve Vera

“Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye 1961’de yazdığı “Saman sarısı” şiiri ile ölümsüzleştirdiği kadının adı Vera’dır. Nazım Hikmet’ten otuz yaş küçük, evli ve bir çocuk annesidir. İlk gördüğü andan itibaren aşık olmuştur şair Vera’ya. Evli ve çocuklu olması umrunda değildir. Vera’yı sürekli aramaktadır. Sonunda muradına erer Nazım Hikmet ve Vera’nın gönlüne girmeyi başarır. Evlenirler… Bundan sonra şiirler Vera için yazılacaktır.

“Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
                           Varşova’da Biristol Oteli’nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu…
…”

Vera’nın Resmi” adlı şiiri de şöyledir:

vera“Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında
Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler

Bizden en uzak gezegenin kederi
Aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin
Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerinde
Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tan yerinden esenin
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde

Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna geceleri
Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım…”

Gittiği her ülkeden, her şehirden arar Vera’yı şair. Her yerden kartlar yazar sevda dolu. Gönderir Vera’ya usanmadan.

“Selam..
Öpüyorum seni..
Raya’yı ve tüm dostları..
Korkunç hasret içindeyim..
Bir an önce, bir an önce dönmek istiyorum ; işte bu kadar…
Nazım.”

Nazım Hikmet en son şiirini gene Vera’ya yazmıştır..

“Gelsene dedi bana,
Gülsene dedi bana,
Ölsene dedi bana…
Geldim, kaldım ;
Güldüm; öldüm.”

Nazım Hikmet 3 Haziran 1963 günü memleket hasretiyle ölür. Vera, şairin ölümünden sonra kimseyle evlenmez bir daha… Vera da 2001 de öldüğünde Moskova’dadır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s