MotoKaravan Maceram – IV. İlk uzun yol deneyimi: “Batı Karadeniz – 1700 km”)

Yayınlandı: 11 Eylül 2020 / Karavan Gezilerim, Van Life (Karavan Kültürü)

Kasım 2019’da tamamladığım moto karavan ile ilk uzun yolumu yapmak neredeyse 1 yılı buldu. Covid nedeniyle yılın en güzel döneminde evde kapalı kalsak da bir arkadaşımla birlikte “hadi batı karadeniz turu yapalım” diyerek düştük yola. Yol boyunca Düzce, Akçakoca, Alaplı, Karadeniz Ereğli, Kozlu, Zonguldak, Filyos, Bartın, İnkumu, Amasra, Cide, İnebolu, Çatalzeytin, Sinop istikametini takip edip ardından Ilgaz üzerinden Gerede ve otoban şeklinde İstanbul’a geri döndük. Bana kalırsa yapabileceğimiz en verimli seyahati gerçekleştirdik. Bu nedenle bu yazımda sizlere de bazı tavsiyelerde bulunmak ve rotamızı anlatmak istiyorum.

Aslında bu bir gezi yazısı olacak ancak ufak tefek karavan detayları ile birlikte blog’umun karavan bölümüne de atıfta bulunacağım için motokaravan serisinin dördüncü adımı olarak paylaşıyorum.

Her gezi yazısında olduğu gibi rotamızı paylaşarak başlayalım.

Cuma akşamı mesai sonrası İstanbul’dan güzel bir akşamda yola çıkıp da Düzce’ye vardığımızda hava durumuna bakmamamızın cezasını çekeceğimiz belli olmuştu. Düzce’den ilk gün konaklamamızı yapacağımız Alaplı’ya kadar yoğun yağmur altında geldik. Öyle ki aracın tavanındaki büyük sis farım bile aydınlatma için yetersiz kalabiliyordu. Derken şansımıza tam Alaplı’ya vardığımızda yağış biraz kesildi ve biz yol üstünde akşam yemeği yemiş olduğumuzdan, içecek bir şeyler alarak aracı denize sıfır bir mekana çekip yan kapısını açarak toprak kokusu altında günü kapattık.

Alaplı aslında gezinin sadece mola yeriydi diyebilirim. Akşam vakti tek seferde çok fazla yol yapmak istemediğimizden kendimize günün yorgunluğunu çıkaracak bir yer ararken rotamıza eklemiştik. İlçedeki Tekel büfesi sahibinin de önerisi ile deniz kenarında güzel bir yere park ettik. Yağmur nedeniyle dışarıda takılamadık ancak aracın yan kapısını açıp, içeriye kurduğumuz katlanır sandalyeler ile güzel ve keyifli bir akşam geçirdik.

Ertesi sabah uyandığımızda yağmur kesmiş gibiydi. Çok mutlu olmuştuk ancak bu mutluluğumuz Karadeniz Ereğli’ye varmak üzereyken tekrar yerini endişeye bıraktı. Tüm gezinin yağmur altında geçmesinden korkuyorduk (neyse ki Zonguldak’tan sonra bir daha hiç yağmur görmedik). Karadeniz Ereğli’de “Cehennemağzı Mağarası” olarak bulabileceğiniz, “Ayazma Mağarası” ve “Kilise Mağarası” adıyla yanında iki mağara daha olan bir arkeolojik alanı ziyaret ettik. Üç mağara için tek ödeme yapıyorsunuz (2020 Eylül fiyatı 10 TL). Foursquare üzerinden bulduğumuz Meşhur Pideci’de karnımızı doyurduktan sonra Zonguldak’a doğru yola çıktık.

Zonguldak gözüme pek bir gri ve eski geldi. Bunda bir işçi kenti olmasının etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Diğer yandan “Maden Müzesi” ülkemizde beni etkileyen birkaç müzeden biri oldu. Bugüne kadar madencilerle ilgili her türlü kayıt, belge ve eşyanın sergilendiği bu müzeyi gezmenizi öneririm. Zonguldak şehir merkezinde alışveriş yapıp birer kahve içtikten sonra Filyos’a doğru devam ettik. Bu sefer, Filyos sahilinin Filyos kalesine en yakın noktasına kadar gidip, ağaçların altında denize hemen 20-25 metre mesafede harika bir yere park ettik. Rüzgar ve ara sıra serpiştiren yağmurla birlikte mangalımızı yapıp yine araç içinde içeceklerimizi yudumlayıp günü tamamladık.

Zonguldak il sınırının sonuna kadar devam eden bu iki gece konaklamamızda en büyük sorunumuz gece yağmur dolayısıyla cam açık yatamamamızdı. Cam işini çözmek için alternatifler arıyorum (yan camın yerine karavan camı taktırmak, tavana havalandırma eklemek vs. gibi) bulduğumda mutlaka paylaşacağım.

Filyos sonrası istikamet çok önerilen Bartın-İnkumu idi. Normal zamanlarda kalabalık olacağını düşündüğüm İnkumu hem havanın etkisi hem de hafta içi olması sebebiyle sakindi. Şöyle bir turladıktan sonra Amasra’ya öğle yemeğinde balık yemek için ilerledik. Daha önce birkaç kişinin önermiş olduğu Mustafa Amca’nın Yeri’nde balığımızı yedik (öyle çok da efsane bir lezzet değildi). Ardından artık bizim için klasikleşen A101 ve Şok Market ikilisinden ihtiyaçlarımızı alıp, bunu Tekel’den aldığımız “eğlenceliklerle” birleştirip Cide’ye gittik. Cide’de hava artık normalleşmeye başlamıştı diyebiliriz. Birkaç gündür karavanda uyuduğumuzdan, uygun fiyatlı bir pansiyon bulup tek geceyi orada geçirmek istedik. Kişi başı 75 TL’ye, kocaman odası olan denize sıfır bir pansiyonda kaldık ve yanımıza aldığımız yiyeceklerle pansiyonun bahçesinde denize sıfır mangal keyfi yaptık. Ardından yaklaşık 8-9 km kadar Cide’yi yürüyerek gezdikten sonra güzel bir uyku çektik. Rotamızda Cide olduğunu duyanlar bize “Gideros Koyu”nu öyle bir anlattılar ki, aslında gidip o koyun etrafında konaklama hayalleri kuruyorduk. Ancak koy maalesef etrafında kamp yapılmayacak kadar konaklama anlamında sıkıntılı. Bir adet koyu ağaçların arasından zar zor gören kamp alanı var ki, sizlerinde tercih etmeyeceğini düşünüyorum. Yani demem o ki, evet gidip görün ancak orada konaklama planı yapmayın.

İkinci durağımız İnebolu idi. Belki de en enteresan konaklamalarımızdan birini İnebolu’da yaptık. “İnebolu Şehit Arif Demirel Kent Ormanı”nda sadece bizim olduğumuz bir gece geçirdik. Öyle ki bekçi bile kent ormanının sürgülü kapılarını kilitleyip evine gitti 🙂 Tüm orman ve içerisindeki hayvanlar (maymun, geyik, sülün, horoz vs.) gece boyu bizimdi. Öncelikle belirtmeliyim ki denize sıfır ve çam ağaçlarıyla bezeli bu ormana çok temiz bakılmıştı. Mangal alanları, tuvaletleri, oturma alanları vs. bakıldığında bu kadar temiz bir yer uzun zamandır görmemiştim. Buraya ait birkaç videoyu OnurYollarda Instagram hesabımdaki “hikayeler” alanından görebilirsiniz.

İnebolu sonrası Sinop’a varmadan kendimize bir kamp yeri daha ararken Çatalzeytin Beldesi çıktı karşımıza. Çatalzeytin’in belediye tarafından daha yeni düzenlemesi yapılan bir alanda “yine denize sıfır” bir konaklama yaptık. Üstelik bu kez hava da iyiden iyiye güzelleşmişti. Yine bir yemek ve sonrasında beldede 5-6 kilometrelik yürüyüş sonrası, karavanımıza döndük. Aslında günlerimiz artık gayet efektif bir rutinde devam ediyordu: sabah uyan, kahvaltı yap, bir sonraki konaklama yerini bulana kadar yol üstündeki doğal güzellikleri gez, beğendiğin bir yerde park et, yemek ye, akşam yürüyüşe çık, tekrar karavana dön ve deniz eşliğinde biranı iç.

Bir karavanınızın olmasının en güzel yanı, aklınıza yatan herhangi bir yerde durup içinde kalabilmeniz. Aslında bir nevi kaplumbağa gibisiniz. Biz de halimizden oldukça memnun bir şekilde Sinop planları yapmaya başlamıştık.

Sinop’ta yine beni etkileyen bir başka müze, “cezaevi müzesi” var idi. Tüylerimiz diken diken olarak yarısı tadilatta olduğu için kapalı olan müzeyi gezdik. Müze turunun ardından Karakum ve Hamsilos Koyu’nu ziyaret ettik. Özellikle Hamsilos, doğal güzelliği ile bizi etkileyen koylardan biri oldu. Bu turda aklımızda kalan birçok koy ve sahil oldu, bunları saymak gerekirse Filyos Sahili, Gideros Koyu, İnkumu, Uğurlu Köyü Sahili, Marçula Koyu (en efsanesi), İnebolu Şehir Ormanı (koy ya da sahil değil ama harika bir yer), Ginolu Koyu, Hamsilos Koyu.

Sinop’a giderken Sarıkum Göleti’ne, Sinop’tan ayrılırken de Bektaşağa Göleti’ne uğradık. Sarıkum’u bilmem ama Bektaşağa Göleti’ni mutlaka rotanıza alın. İçerisinde bir de tesis bulunan bu gölet, gerçekten de çok güzel kareler çekmenize olanak veriyor.

Son durağımız Erfelek Tatlısu Şelaleleri oldu. Buraya ulaşmak için Erfelek Barajı’nın etrafını dolanıyorsunuz, yine güzel kareler yakalamanız mümkün. Şelaleye vardığınızda ise yapılacak şeyler arasında kritik bir bilgiyi paylaşmak isterim. Öncelikle ilk büyük şelaleden sonra ikinci şelaleye geçeceksiniz. İkinci şelalenin yanında herkesin yürüdüğü büyük tahta bir yol var, ancak onu tercih etmenizi önermiyorum. Çünkü çok sıradan bir şekilde yukarıdan şelaleri görmekten başka bir şey yapmamış olursunuz. Asıl güzellik, ikinci şelalenin yanındaki halata tutunup merdivenleri çıktıktan sonra geri kalan tüm şelalelerin içinden yürümeniz. Evet, yanlış okumadınız her birinin kenarında basamak şeklinde duran doğal taşlara basa basa ufak ufak bir çok şelalenin içinden geçerek yolun sonuna ulaşabilirsiniz.

1700 kilometre süren bu yolculukta “CamperVan Cez” hiç sorun çıkarmadan 9.7 litrelik yakıt tüketimi ortalamasıyla bizi gezdirmiş oldu. İçerisindeki her bir mobilyası ve elektrikli eşyası sorunsuz çalıştı. Tüm tur sonunda araçla ilgili kendime birkaç not aldım.

  • Rengini en kısa zamanda değiştirerek, daha canlı ve daha sempatik bir renge çevireceğim. Şu haliyle dışarıdan bakıldığında bir karavan sürücüsünden çok “transporter’cı dayı” gibi görünüyorum 🙂
  • Yağmurlu havalarda gece yatarken camı açık bırakıp hava alabileceğim bir yöntem araştırıyorum.
  • Tavan kısmını ahşaba çevirip çevirmeme konusunda düşüncelerim var. Komple tüm tavanı indirip ahşap yapmak zor olacak ama belki havalandırmayı oraya koyabilirim.
  • Çamurluk ağızlarına ve kapı çevrelerine dodik ve plastik parçalar takacağım (internette buldum)
  • Lastikleri daha dişli hale getirip, lastik yanaklarını genişleteceğim.
  • Öndeki çift kişilik yolcu koltuğuna döner mekanizma takacağım.

CEZ ile yaptığım ilk uzun seyahat başarıyla tamamlandı. Daha fazlasını görmek isterseniz Onur Yollarda Instagram hesabıma göz atabilirsiniz.

Sevgiler…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.