1928 yılında, Cumhuriyetimiz henüz bir bebekken, İzmir Kemeraltı’nda İsmail Hakkı Ulukartal tarafından bir makarna fabrikası kuruldu: Kartal Makarnası. Bu fabrika başlangıçta yılda 15 ton üretim yapmaktaydı. Daha sonrasında şirket yönetimi, bugün bahsedeceğim pazarlama başarısının mimarlarından olan Ali Ulukartal’a geçti.

1990’lara geldiğimizde Kartal Makarnası her ne kadar en eski makarna fabrikalarından biri olsa da, Nuhun Ankara Makarnası (1951) – Filiz Makarnası (1974), rekabetçi gücünü kaybetmekte hatta batmak üzereydi. Yazının devamını oku »

Bir süre önce Starbucks’tan bir Americano aldım. Uzun zamandır gitmediğimden olsa gerek artık elle yazılmış isimlerin yerini basılı bir kağıt aldığını gördüm. Bir anlamda bu “arkadaşlar biraz daha düzgün yazalım okuyamıyoruz” diyen bir servis görevlisinin şikayetini ortadan kaldırsa da pek çoğunun yanlış yazılan isimlerle dalga geçen story’ler atmasını ya da arkadaş ortamında “bana geçen X Bey diye seslendiler” sohbetlerini yapmasına engel olmuştur diye düşündüm.

Düşüncelerimin daha büyük boyutlu sonuçları olduğunu (elbette ki bu durumun etkisi değil) kısa bir araştırma sonrası gördüm: Starbucks son çeyrek kazanç raporunda, aynı mağaza satışlarında %4’lük bir düşüş (ikinci en büyük pazarı olan Çin’de %11) dahil olmak üzere hayal kırıklığı yaratan sonuçlar açıkladı. Bu raporun piyasalara etkisi de yine büyük oldu. Yazının devamını oku »

Bir kişi bile ölse eksilirim ben

Tüm insanlığın parçasıyım dedim ya

Sorma her seferinde

Çanlar kimin için çalıyor diye”

İngiliz şair John Donne, bu sözleri söylediğinde dünyanın en ünlü yazarlarından birinin ölümsüzleşecek eserine esin kaynağı olacağını tahmin edebilir miydi bilinmez, ancak bu sözlerin etkisiyle ortaya çıkan eser filmlere, başka kitaplara ve hatta ünlü metal müzik grubu Metallica’ya bile ilham olmuştur.

* Eskiden kiliselerdeki çanlar vaftiz, ölüm, nikah gibi törenlerin yanı sıra savaşta zafer kazanmak gibi önemli olayların duyurulmasında da kullanılıyordu Yazının devamını oku »

Takvimler 23 Haziran 1912’yi gösterdiğinde Londra’da doğan bir bebeğin, büyük bir savaşın ve hatta dünya tarihinin seyrini değiştireceğini kimse bilmiyordu. Alerjileri nedeniyle bisiklete binerken gaz maskesi takan, kahve fincanı çalınmasın diye onu kalorifere zincirle bağlayan, sıkıldıkça 40 km koşup gelen bu adam, bütün tuhaflıklarına rağmen zamanının çok ötesinde fikirler üretti. Yazının devamını oku »

Photo by Ivan Samkov

Birçok yönetici (belki de hepsi) kendini “ulaşılabilir, egosu düşük ve farklı bakış açıları konusunda anlayışlı” olarak tanımlar. Hatta öyle ki toplantılarda “nerelerde yanlış yaptığımızı söyleyin ve birlikte düzeltelim” diyerek ekibini teşvik etmek ister. Ama sonuç pek de beklediği gibi olmaz, çıt çıkmayan pek çok toplantıya tanık olur.

Yöneticiler tarafından ekibin neden sessiz kaldığını anlamadan “hadi fikrinizi söyleyin”, “birkaç öneri sunun” vs. gibi cümleler kurmanın aslında kimseye bir faydası yoktur. Bunun yerine yöneticiler, çalışanların farklı bir perspektif sunma veya şirketin stratejik yönü hakkında bir endişeyi dile getirme gibi konularda neden konuşmadığını engelleyen bireysel ve sistemik sorunları düşünmelidir. Bu sorunlar arasında sessiz kalmanın “saygı” zannedilmesi, yöneticiler ve çalışanlar arasındaki güç farklılıklarının keskin olması ve sessizliğin birçok insan için iş yerinde bir hayatta kalma stratejisi olması yer alabilir. Yazının devamını oku »

Çalışma hayatım boyunca meslektaşlarımdan ve yöneticilik yaptığım zamanlarda bana bağlı olan çalışma arkadaşlarımdan duyduğum bir cümledir “bu belirsizlik beni öldürüyor”…

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde gündemin ve ekonomik koşulların sıkça değişmesi şirketlerin de daha tahmin edilebilir olması gereken konularda stabil olmamasına neden oluyor. Dolayısıyla eğer bir Türk şirketinde çalışan bir Türk iseniz “bu belirsizlik” birçok yerde karşınıza çıkacak demektir.

Çalışanlar çoğu zaman belirsizliğin direkt muhatabı olmasa da ve hatta onlarla alakası olmasa da belirsizliğin kendilerini etkilediğini ifade ederler. Örneğin şirketin bir başka şirketi satın alacak olması ya da şirket içerisinde yeni ve büyük bir birim kurulacak olması her ne kadar bu konularda etkilenmeyecek de olsa bazı çalışanları huzursuz eder.

Yazının devamını oku »

Son zamanlarda günlerimiz şöyle geçiyor; önce yapay zekanın yaptıklarına şaşırıyor, ardından alışıyor sonra çıkan yeni özelliklere tekrar şaşırıyoruz. Ancak arka planda akıllardaki soru hep aynı: “bir gün işimi kaybedecek miyim?”

“Yapay zeka çok sayıda insanın işini kaybetmesine neden olacak mı?” sorusuna birçok ekonomist “hayır” yanıtı vermekte. Eğer teknoloji insanları kalıcı olarak işsiz bırakıyorsa o zaman neden yüz yıllarca süren yeni teknolojilerden sonra hala bu kadar çok iş kaldı? Onlara göre yeni teknolojiler ekonomiyi daha üretken hale getiriyor ve insanların yeni alanlara girmelerine olanak sağlıyor. Ancak nerdeyse her hafta yapay zeka temelli yeni bir modelin ve aracın piyasaya sürülmesi bu fikir birliğini de sarsıyor. Yazının devamını oku »

Son zamanlarda sıkça şirket satın alması ya da birleşmesi haberleri okuyoruz. Kısaca M&A dediğimiz bu işlemler neden yapılır diye sorduğumuzda genellikle büyüme ve genişleme hedeflerini hızlandırmak, maliyetleri düşürmek, pazar erişimini genişletmek yanıtlarını alırız. Örneğin kaliteli otomobil lastiği üreticisi bir firma, daha ekonomik lastikler üreten bir başka üreticiyi satın alarak farklı bir pazara ya da segmente giriyor olabilir (Bridgestone & Firestone örneği gibi). Yazının devamını oku »

20 yıla yaklaşan çalışma hayatımda en büyük olmasa da en kritik sorunlardan biri de “bir yere varamayan” toplantılar.

Fark ettim ki saha toplantıları nispeten daha sonuç odaklı ancak özellikle genel müdürlük birimlerinde yapılan toplantılardan çoğu zaman “sonraki toplantıda devam edelim” şeklinde birkaç notla ayrılıyoruz. Yani toplantıya üzerinde konuşulacak 3 madde ile giriyorsak, uzun tartışmalar sonunda 1 maddeyi sonuca bağlıyoruz. Sonraki toplantıya kalan 2 madde üzerine bir sonraki toplantıda yeni 3 madde ekleniyor ve bu kez sonuca bağlama oranımız 1/5 oluyor. Birkaç hafta sonra o kadar çok konu birikiyor ki, ilk konular artık güncelliğini yitirmiş oluyor ve belki bize o dönem fırsat yaratacak olan kritik konular artık konuşulacaklar listesinden siliniyor. Yazının devamını oku »

Bir süredir eşya kiralama girişimlerini takip ediyorum. Sevgili Basak Baykan ‘ın yönetimindeki kiralarsın ve rakipleri arasındaki Kiralabunu, Varsapp, Ortak  … Hepsinin temelde “manevi” amacı (maddi olan elbette ki karlı bir iş modeli sunmak) sürdürülebilirlik konusuna katkıda bulunmak. Bence dünyadaki örneklerinden de göreceğimiz gibi gayet vizyoner bir bakış açısı. Peki Türk insanı buna hazır mı?

Çeşitli finansal araçlarda milyonlarca lira paranız olsa da eğer bir eviniz yoksa çevrenizin gözünde “yıllardır çalışıyor ama bir ev bile alamadı” olarak görülmek ya da bir otomobil satın almak yerine araç kiralamayı tercih ettiyseniz çevrenizde buna “boşa giden para” gözüyle bakılması maalesef kültürümüzün zayıf noktalarından biri (Sevgili Eren Alkış ‘ın söylediğine göre bir otomobil ömrünün yaklaşık %90’ını kapı önünde durarak geçiriyormuş).
Yazının devamını oku »