Ahmet Kaya'ya – Yılmaz Erdoğan

Yayınlandı: 18 Ocak 2009 / Deneme Yazıları

Bu vapur hangi karşıdan hangi karşıya gider diye düşünüyordum. Hakkari’den Ankara’ya oradan da İstanbul’a savrulan zihnime sığmıyordu bu karşı lafı. İstanbul’da kim kime niçin karşı konusu bir tarafa, coğrafi olarak herkesin karşı kıyıya “karşı” dediği (savaşlarda iki tarafın da birbirine düşman demesi gibi) bu şehrin rutubetiyle ilk tanışma anını yaşadığım için hangi karşıdan hangi karşıya gittiğimi bilmiyordum.

Az önce merdivenlerini, dublajı kaymış bir Yeşilçam filminin, yirmi dakika sonra meşhur bir türkücü olacak başrol oyuncusu gibi indiğim Haydarpaşa, beni martıların arkadaşı bir vapura teslim etti, bin dokuz yüz seksen beş yılının yazdan kalma alacaklı nefis güneşli bir gününde.Az önceki arabesk filmi bitirmiş, şahane bir romanın içindeydim artık… “Merhaba İstanbul” dedim romanın karizmatik kahramanının ağzından.

Ve dilimin kayganlığına nicedir yuva yapmış bir şarkıyı mırıldanıyordum:”Ağlama bebek ağlama sen de, acı sende hasret sende… Yağmur gibi..”Allah allah bu çiseleyen yağmurun az önce her şeye egemen olan güneşten haberi yok mu? Demek bu şehir için geyik muhabbeti köşelerine dekor olmuş “havasına parasına karısına güvenme…” lafı boşa söylenmemiş.Vapur, dünyayı kurtarmak için sadece on saniyesi kalmışçasına aceleyle, henüz vapur yanaşmasını tamamlamadan kendini betona atan yüzlerce insanı indirirken beni içeride unuttu. Ben son durakta ineceğini iyice bellemiş başka alternatif düşünmeyen saf yolcusu vapurun.. Tenha bir şekilde indim, dünyayı kurtarmak bana düşmez diye düşünüyordum. Adres Osmanlı Divanı gibiydi: Sancaktar Hayrettin Paşa Mahallesi, Müşir Süleyman Paşa sokak, Koca Mustafapaşa! Paşa paşa bindim numarasını önceden ezberimin en itinalı köşesine yazdığım belediye otobüsüne..”Yağmur gibi gözlerinden akan yaş niye… Bu suskunluk bu durgunluk yılgınlık…”Afedersiniz Samatya Durağı burası mı? Teşekkür ederim. Bir öğrenci evinin en derin uykulu saatinde çaldım dairenin zilini. Dört kere basıldığında ancak bir kez ses çıkaran zil bana Mahmut’u getirdi. (Daha doğrusu Mahmut’un uyanmış bölümünü ki bünyesinin pek azını kaplıyordu.)

Afedersiniz acaba Muhsin var mı?- Var kardeşim var yenisine lüzum yok almıyoruz…- Yok ben kendisinin hemşehrisiyim de. Beni İstanbul’da yuva sahibi yapacağını söylemişti. Zira benim kalacak başka bir yerim yok da…- Haa sen Yılmaz mısın? Komikmişsin sen öyle mi?- Evet ama sen şimdi böyle söyledin diye sana esprili bir cevap verecek kadar yırtık değilim. Bu yüzden ilerde şiir de yazmayı düşünüyorum.- İyi… Hoş geldin.- İyi… Hoş bulduk…İşte İstanbul’da ilk girdiğim kapı buydu, bin dokuz yüz seksen beş yılının güneşine güvenilmez bir eylül günü…”Dışarda mevsim baharmış, gezip dolaşanlar varmış, günler su gibi akarmış, geçmiyor günler geçmiyor…”Kaçmak istiyordum hemen Ankara’ya, bana o sıra yatay görünen şimdi anlıyorum ki fazlasıyla dikey bir geçiş yapmak istiyordum İTÜ İnşaat’tan Ankara’da herhangi bir inşaata…

Ama öğrenci derneğinin kuruluşuna bizzat katılmıştım ve diğer devrimci arkadaşlara karşı bir sorumluluğum, özerk demokratik üniversite mücadelesinde de bir görevim vardı… Bütün bunların dışında gamzelerine yuva yapmak istediğim ama bir türlü sığamadığım bir de sevgilim vardı.. İlk sevişme için sabahın yedisinde okulda buluşup Koca Mustafapaşa’ya iki otobüs değiştirerek geldiğim. Ve seksten bu kadar uzak aşka bu kadar yakın bir sevişmeyi ilk ve son kez yaşadığım.”Maviye maviye çalar gözlerin… İtten aç yılandan çıplak gelip durmuşsam kapına…”Seni seviyorum. Seni İstanbul’u sever gibi seviyorum. Artık İstanbul’u seni sever gibi seviyorum.”Dostum dostum güzel dostum, bu ne beter çizgidir bu, bu ne çıldırtan denge… Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe…”Çok komik kafe çay ve briç seanslarından geçtim sonra. Bizim kafeye takılan öğrenci aleminde hafif yollu bir şöhretimiz de oldu hani, çok komik Kürt çocuk başlığı altında. Ve “sen niye yazmıyorsun?” sorusuyla sevgili Belma’cığımın ağzından çıktığı sıra karşılaşmış, o sıra Belma’yı tanrının bir elçisi, soruyu da bir tanrı buyruğu saymışım: YAZ!3. Ve o gün yaşamayı erteleyip yazmaya başladım.”…Acı çekmek özgürlükse özgürdük ikimizde.. O yuvasız çalı kuşu bense kafeste kanarya…

“Arkadaşlar olmasa kimse hiçbir konuda kendini teşvik edecek insan bulamaz. Senden diyorlar tiyatrocu da olur ha, komik adamsın kardeşim. Bu gazla başlamışım tiyatroya başlayabilmek için önce insana işkence yapmak için icat edilmiş sınavlarda Rezil ile Rüsva’yı oynamaya. Sahnede tek başınayım ama iki boktan rolü aynı anda oynuyorum. Anladım ki sınav sevmiyorum. O zaman jüri müessesesini de sevmemiştim… Sonra hepsini tanıma fırsatı buldum beni seçmeyen jüri üyelerini ve hepsini sevdim.. Yani jüri üyelerini tanıdıkça anladım neden güzel insanların jüri olmaması gerektiğini. Kim birçok insanın hayallerini çöpe atmak ister ki? Çünkü bütün sınavların sonunda mutsuzların sayısı mutlulardan çok daha fazladır.”Beni burada arama anne… Kapıda adımı sorma..

Saçlarıma yıldız düşmüş koparma anne ağlama…”Muhsin, Vedat Günyol’u, yani ak saçlarının ışığıyla önüne kim gelse on saniye içinde aydınlatabilen o büyük adamı tanımasa, Vedat Günyol da Ferhan Şensoy’un ustası olmasa ya tiyatroya girecek başka bir baca bulacaktık ya da hiç bulamayacaktık.”kaç zamandır yüzüm traşlı… saçlarına yıldız düşmüş koparma anne ağlama…”Amatör yıllardan para mecburiyeti zeminlerine doğru kaydım sonra. “An gelir şimşek çakar masmavi heybetiyle siyaset meydanını.. Ve direkler çatırdar yalnızlıktan.. An gelir Attila İlhan ölür…”Başka ağızlar söylesin diye şakalar yazdım durmadan. Bazen tutuyor bazen tutmuyordu ağızlar… Benim ağzımda şaka olan başkasının ağzında hiç şaka gibi durmuyordu bazen. Zaten bu yüzden kendi şarkımı kendim söylemem gerektiğine karar verdim. Onlardan öğrendiklerimi yanıma alarak ayrıldım onlardan. “Yağmur yağsın isterdim bu sabah.. Merhaba soylu sevdam merhaba…”Ve bir hüzünbaz sevişmeler dönemi başladı. Bu bahsin detayına girmeye lüzum yok, ayrıca kitabını yazdım zaten.

“O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız… Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı… O mahur beste çalar…”Ayrı yollarda yürüdüğümüz yıllarda bile yol arkadaşımmış meğer dediğim hem büyük hem küçük kardeşim, adının önüne sıfat bulamadığım Necati Akpınar’la bir kolumuzu tefeciye vererek kurduk Beşiktaş Kültür Merkezi’ni.”Ağladıkça… Ağladıkça.. güneşi tutacağız göreceksin.. İlk yazda bitti telaşım… Bahardan mı yoksa aşktan mı.. Ağladıkça… dağlarımız yeşerecek göreceksin…”Sonra geldiler… geldiler… ve çok şükür ki hâlâ gelmekteler. Hiçbir istatiksel bilgiyle genel durumu anlaşılamayan sevgili seyirciler…”…martılar ağlardı çöplüklerde… biz seninle sarılırdık… şehirlere bombalar yağardı her gece biz durmadan savaşırdık…”Ve bünyemden bir başka bünye yarattım ve kimilerine göre bünyenin o küçük parçası bütün bünyeyi temsil etmektedir:

Mükremin Çıtır ki kendisi aynı anda “Neydi lan o lavuğun adı… suyun debisiyle alakalı bir ismi vardı.. hah! Coşkun” esprisinin, hem de “O ne biçim laf kızım! Senin parmağına çöp batsa benimki kanar” sözünün sahibidir. Birçok otogarda dolaştıktan sonra ilk ateşböceğini gördüm. Oyunu Demet Akbağ’a mı yazdım yoksa Demet Akbağ’dan mı bir oyun çıkardım bilmiyorum. Ama çırılçıplak bir yürek nasıl sahneye çıkar da nasıl bütün seyircinin yüreğini kendi yüreğine katar bunu öğrendim kendisinden.Yarım adım arkamda yürüdüklerinde bile kendimi sonsuz bir güvende hissettiğim diğer yol arkadaşlarımı buldum zaman içinde.”Geceden karanlık… Geceden mülteci kederim… Korkarım dinmez yüreğim, korkarım senden korkarım…

“Sonra aslında hayatımın ilk göz sancısı olan sinemaya bir selam teşebbüsü (Bu yazı yayına hazırlandığında Vizontele filmi vizyona girmemişti)…Sonra?.. Sonrasını henüz bilmiyorum. Ama artık şunu iyi biliyorum: Bundan sonraki güzergahta dilimin kayganlığına karışacak, bütün İstanbul yıllarıma film müziği olacak, yalnız yürüdüğüm bir yolu pes bir hüzünle yürünür kılacak bir şarkı ya da türkü bulmam çok zor olacak. Neyse ki gitme vakti geldiğinde zamandan, yani acımasızlık, hoşgörüsüzlük, başka türlü olabilen, başka türlü düşünebilen insanlara karşı hızla harekete geçebilen o nefret duygusu benim de yüreğime fazla geldiğinde söyleyecek bir şarkım olacak en azından:”Artık seninle duramam. Bu akşam çeker giderim… Sana yazdığım şarkıyı sazımdan söker giderim!”…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.